Etiket: avukat

NİSBİ HARCA TABİ DAVALARDA HARÇ ÖDENMEDEN İLAMIN TARAFLARA VERİLEMEMESİNİN SONUÇLARI

      Vedat Canbolat

Harçlar Kanununun 28/a hükmü gereğince nispi karar ve ilam harcına tabi davalarda karar ve ilam harcı ödenmedikçe ilgiliye ilam verilemez. Kanunun bu açık hükmü karşısında karar ve ilam harcı ödenmedikçe karar taraflara tebliğ edilemez. Kesinleşmesi tebliğe tabi kararlar yönünden kesinleşme süreci başlamaz. Kararın icrası (infazı) sağlanamaz.

Karar ve ilam harcını hükümde kendisine harç yükletilmiş olan taraf ödemekle yükümlü olmakla birlikte, harçtan yükümlü olmayan taraf ta harcı ödeyerek ilamın tebliğe verilmesini, dolayısıyla kesinleşme ve icra sürecini başlatabilir. Yükümlü olmadığı halde ödemiş olduğu harcı yükümlüsünden cebri icra yoluyla talep edebilir.

Yasaya uygun olarak uygulama bu yöndedir. Bu yazıda Harçlar Kanununun 28/a maddesinde yer alan “Karar ve İlam Harcı ödenmedikçe ilgiliye ilam verilemez.” kuralının uygulamada neden olduğu haksızlıklar ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Genel olarak harçlar yapılan kamu hizmetinin karşılığı olarak alınmaktadır. Harcı alan devlet yapmış olduğu kamu hizmetinin karşılığı olarak hizmetten yararlananlardan kamu hizmetinin bedelini, yada bedelin çok az bir kısmının karşılığını almaktadır. Harç almanın nedeni ve gerekçesi buna dayandırılmaktadır.

Yargı harçlarında durum biraz daha farklıdır. Yargılama görevinin, (ülkede adaletin gerçekleştirilmesi) devletin vazgeçemeyeceği asli görevlerinden en önemlisi ve varlık nedeni olduğu, bu yüzden bu görevin yerine getirilmesinin hizmetten yararlananların katkılarına bağlı tutulmaması gerektiği, aksi halde devletin varlık nedenini, meşruluğunu yitireceği söylenebilir. Bu görüşe zıt olarak yargı harçlarının hizmetten yararlananların kısmen de olsa hizmetin finansmanına katkı sağlamalarının yanında, yargılama sonunda haksız çıkan, dolayısıyla yargılamaya neden olan tarafa bir müeyyide amacı taşıdığı da ileri sürülebilir.
Yargı harçlarının gerekçesi ne olursa olsun yargılama faaliyetinin amacı adaletin gerçekleştirilmesidir. Adalet haksızlığın sona erdirilmesi, haksızlık yapanın cezalandırılması, haksızlığa uğrayanın hakkının ( iadesi ) verilmesi demektir.

Yargılama sonunda verilen mahkeme kararı (ilam) ile haklı ile haksız ayırt edilmektedir. Mahkeme kararında taraflardan hangisinin ne ölçüde haklı veya haksız olduğu ortaya çıkmaktadır.

Ancak yargılamanın sona ermiş olması ve haklı ile haksızın belirlenmiş olması yalnız başına adaletin gerçekleşmesi için yeterli değildir. Mahkeme kararı uygulanmadığı takdirde teorik olarak haklı ile haksızın belirlenmiş olmasının bir anlamı, pratik yararı olmamaktadır. Örnek olarak mahkemenin tapu iptali ve tescil ile ilgili hükmü ancak tapu dairesinde tapu sicilinde işlem yapılmakla, alacağın tahsili ile ilgili hükmü, ilamın icraya konularak alacağın cebri icra yoluyla borçludan tahsil edilip alacaklıya verilmesi ile hüküm ifade etmektedir. İcra edilemeyen ilamın adalete hiçbir katkısı yoktur.

Karar ve ilam harcının mükellefinin yargılamada haksız çıkan taraf olduğunu ve bunun ilamda açık olarak yazıldığını yukarıda belirtmiştik. İlamın icrasında yargılamada haklı çıkan tarafın menfaati mevcuttur. Yargılamada haksız çıkan taraf ilamın icrasını istemez. Örnek olarak yargılamada davacıya belirli bir miktar para ödemeye, veya haksız yere işgal ettiği yeri teslime mahkum olan davalı ilamın icrasını istemez. İstemiş olsa zaten yargılamadan önce veya yargılama sırasında üzerine düşeni yapar ve yargılamaya veya aleyhine karar verilmesine neden olmazdı. Bu yüzden yargılamada haksız çıkan ve karar ve ilam harcını ödemekle mükellef olan taraf hiçbir zaman karar ve ilam harcını ödeyerek aleyhine olan ilamın icrası sürecini başlatmaz. Nitekim uygulamada başlatmamaktadır.

Hal böyle olunca yargılamada haklı çıkan (çoğu kez davacı konumunda bulunan) taraf, yargılamada haksız çıkan ve karar ve ilam harcının da mükellefi durumunda bulunan (çoğu kez davalı konumunda bulunan) tarafın ödemesi gereken harcı ödeyerek ilamın icrası sürecini başlatmak zorunda kalmaktadır. Yani mahkeme kararı ile haklı olduğu teslim edilmiş olmasına rağmen yine mahkeme kararı ile haksız olduğu için mahkum olmuş bulunan tarafın yükümlülüklerini de yerine getirmeye meccur kalmaktadır.

Nispi harçlar müddeabihin (davaya konu olan alacak, mal v.s) değerine göre belirlenmektedir ve vatandaşlarımızın ödeme gücünü çok zorlamaktadır. Örnek olarak 50 milyar Türk Lirası değerindeki bir gayrimenkulun çekişmeli (davaya konu) olduğu varsayıldığında ödenmesi gereken nispi harç 2 milyar 700 milyon Türk Lirasıdır. Bu miktardaki nispi harcın ¼ ünün dava açılırken peşin olarak ödendiği var sayılırsa geri kalan 2 milyar 25 milyon Türk Lirasının tebligat ve maktu harç ile birlikte ilamın tebliğe verilebilmesi için ödenmesi gerekmektedir.

Haksızlığa uğramış, bu yüzden dava açmış, avukat tutarak avukatlık ücreti ödemiş, yargılama boyunca keşif, bilirkişi, tebligat, ilan v.s. ücretleri karşılamış ve dava sonunda haklı olduğu mahkeme kararı ile teslim edilmiş durumda bulunan davacının, ekonomik imkanı yerinde olsa bile haksız çıkan tarafın ödemekle yükümlü olduğu harcı ödemek zorunda kalması rahatsız edici bir durumdur. Kaldı ki çoğu kez vatandaşlarımız dava sonuçlanıncaya kadar ellerindeki tüm kaynakları harcamakta ve artık kararı tebliğe verebilmek için haksız yere ödemek zorunda kaldıkları karar ve ilam harcı ile tebligat giderlerini karşılamak imkanından yoksun kalmaktadırlar. Bu yüzden tebliğe çıkartılamayan binlerce karar mevcuttur.

Harçlar Kanununun 28. maddesi: “Karar ve İlam harçlarının dörtte biri peşin, geri kalanı kararın verilmesinden itibaren iki ay içinde ödenir.” Kuralı gereğince iki ay içinde ödenmeyen karar ve ilam harcının mükellefinden tahsili için mahkeme kalemi düzenlediği harç tahsil müzekkeresini ilgili vergi dairesine göndermektedir. Vergi dairesi tarafından harcın mükellefi aleyhine takip başlatılmaktaysa da vergi dairelerindeki yoğunluk nedeniyle harçlar hiçbir zaman kısa bir sürede tahsil edilememektedir. Yukarıda belirttiğimiz üzere harcın mükellefinin ilamın icrasını istememesi nedeniyle harcın ödenmemesinde yada geç ödenmesinde menfaati olduğu için vergi dairesine harcı ödememek için elinden geleni yapmaktadır.

Mahkeme kararının icrasının, bir başka deyişle adaletin gerçekleştirilmesinin devletin tahsil etmesi gereken bir harcın tahsil edilmesine bağlanması yukarıda izaha çalıştığımız haksızlıklara neden olmaktadır. Aynı zamanda harcın mükellefi ilamın icrasına mani olabildiği için harcı ödememektedir. Bu yüzden devlet harç kaybına da uğramaktadır.

Sonuç olarak Harçlar Kanununun 28/a maddesinde yer alan “Karar ve İlam Harcı ödenmedikçe ilgiliye ilam verilemez.” Kuralından amaçlanan harcın bir an önce tahsili sağlanamamaktadır. Bu kuralın varlığı haksızlıklara neden olmaktadır. Harçlar Kanununun 28/a maddesinin son cümlesi olan “Karar ve İlam Harcı ödenmedikçe ilgiliye ilam verilemez.” Cümlesinin iptal edilmesi bu konuda büyük bir rahatlamaya imkan verecektir.

OBJEKTİF TARİHİ YORUM METODU İLE OBJEKTİF ZAMANA UYGUN YORUM METODU ARASINDAKİ İLİŞKİ

Betül CANBOLAT
Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi

YORUM KAVRAMI

Kanun hükmü, yasama organının tercih ettiği çözümün yazılı olarak ifade edilmesidir. Kullanılan deyimler veya üslup yasama organının gerçek iradesinin kolayca anlaşılmasına her zaman imkân vermeyebilir. Kanun hükmünün yorumunda hakiki maksadı aramak gerekir. (1)

Bir kanun hükmünün gerçek anlamını ve kapsamını belirlemek amacıyla, kanunun özünün tespitine o hükmün yorumlanması denir. Yorum yalnızca kanunun anlamının açık olmadığı ve çeşitli anlamlara geldiği hallerde başvurulacak bir işlem değildir. Asıl olan kanunun özünü tespit etmek olduğundandır ki, kanunun her bir kelimesi ve cümlesi yoruma bağlı tutulmalıdır. (2)

Maddede kullanılan kelimeler yorumun hareket noktasıdır; fakat son noktası değildir. Hâkim, maddenin sözünün yanında, maddenin özünü de araştıracaktır. Bununla beraber sözün hangi anlama geldiği, en önemli yorum öğesidir. Yorumu yapılacak norm sadece kanundaki bir norm olmayıp, yazılı hukuk kurallarının her türlüsü olabilir. Örf ve adet kuralları da yoruma tabidir. (3)

Türk Medeni Kanunu’nun 1. maddesinde yer alan “Kanun, sözüyle ve özüyle değindiği bütün konulara uygulanır.” düzenlemesine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 10.12.2003 tarih, 2003/6-731 E, 2003/742 K. sayılı kararında aşağıdaki şekilde açıklık getirilmiştir:

“Yasanın hükmünün açık olmadığı durumlarda anlamının ne olduğu yorum ile tespit edilir. Yorum genel olarak lâfzi (söze bağlı) yorum, sübjektif yorum, çağdaş objektif yorum ve serbest yorum metodu ile sonuca varılır. Yasa koyucu yasanın uygulanmasında hem söz (lafzına) hem de özünün (ruhunun) göz önünde tutulmasını benimsemiştir. Yasanın özünden anlaşılacak olan onun amacıdır. Yasanın sözü daima amacı (ruhu) ile denetlenmeli ve sözün amaca aykırı düştüğü durumlarda amaca üstünlük tanınmalıdır.” (4)

Bir yorum yapılırken birkaç safha göz önünde bulundurulur:

1. Yorumun amacı ne?

2. Hangi yorum metodlarından yararlanılacak?

3. Elde edilen yorum somut olaya nasıl uygulanmalı?

Yorumun amacı, kanun koyucunun sübjektif ve objektif iradesini tespit edebilmektir.

YORUM METODLARI

1) SÜBJEKTİF TARİHİ YORUM METODU

Hâkimin, kanun koyucunun bu hükmü koyarken bu hükmü koyarken sahip olduğu iradesini ve amacını araştırıp bulmasını arayan yorum metodu “sübjektif tarihi yorum” olarak adlandırılır. Hâkim, sonraki değişiklikleri göz önünde tutmamalıdır. Çünkü kanun koyucunun o andaki iradesi onun hangi ihtiyaçları nazara aldığını gösterir. Hâkim bu amacı ortaya çıkarabilmek için gerekirse kanunun hazırlanması sırasındaki; meclis tartışmaları, meclis zabıtları ve kanunun gerekçesinden yararlanmalıdır. (5)

Sübjektif tarihi metod, dürüstlük kuralı ve hukuki güven prensibi ile bağdaşmadığı için tamamen terk edilmiştir. (6)

2) OBJEKTİF TARİHİ YORUM METODU

Objektif tarihi metod, geçmişteki kanun koyucunun farazi iradesini araştırır. Hâkim, bu metotta normun ortaya konuş anındaki anlamını tespite çalışır. Kanun koyucunun o maddeyi koyarken hangi nedenleri göz önünde tuttuğunu araştırır. Bu yorumda, kanun koyucunun sadece sübjektif iradesi değil, zamanın politik, ideolojik, sosyal ve ekonomik durumu göz önünde tutulur.

Objektif tarihi yorum metodunda, hâkim, kanun koyucunun kullandığı kelimelerden onun değer hükümlerini ve amacını belirler. Objektif tarihi yorum metodu kuvvetler ayrılığı prensibi ile uyum içindedir; dolayısıyla bu metodla hukuki güven sağlanmış olur. Diğer taraftan hâkimin muhtemel sübjektif etkisini sınırlar ve böylece hâkimin keyfi hareketini azaltır. Bu metod kanun koyucunun o maddeyi koyarken takip ettiği amacın, değişen hayat şartları karşısında ihtiyaca cevap veremez hale geldiği, hatta tahammül edilemez olduğu ve kanun koyucunun o anlamda bir hükme yer vermeyeceği hallerde uygulanamaz. (7)

Kanun koyucunun kabul ettiği metod budur. Bu metod İsviçre ve Türk doktrininde uzun süre hâkim olmuş ve İsviçre Federal Mahkemesi’nce de benimsenmiştir. (8)

3) OBJEKTİF ZAMANA UYGUN YORUM METODU

Objektif zamana uygun yorum metoduna göre hâkim, kanun maddesinin anlamını, zamanın ilişkilerinin ışığında belirler. Toplumdaki tüm gelişmeler, değişen yargıları bu metotta göz önünde tutulur. Tarihi muhteva, günün hukuki ilişkileri karşısında arka plana itilir. Böylece, maddenin konuş amacı da zaman içinde bu yorum metoduna göre değişikliğe uğrar. Objektif zamana uygun yorum metodu bazı problemleri yanında getirir. Bu metotta hâkimin maddenin konuş amacından bağımsızlaşması dozu biraz fazladır ve bu da hukukta güven ilkesini önemli ölçüde zedelemektedir. Kuralın önceden görülebilirliği, hesaplanabilirliği, güvenirliği yeterince korunmamaktadır. Ayrıca hâkime tanınan serbesti, kuvvetler ayrılığı ilkesini de zedelemektedir. Bu nedenlerle objektif zamana uygun yorum metodu ihtiyatlı kullanılmalıdır. (9)

Objektif zamana uygun yorum metodu kanun koyucunun o maddeyi koyarken takip ettiği amacın, değişen hayat şartları karşısında ihtiyaca cevap veremez hale geldiği, hatta tahammül edilemez olduğu hallerde başvurulan bir yol olmalıdır.

OBJEKTİF TARİHİ YORUM METODU İLE OBJEKTİF ZAMANA UYGUN YORUM METODU ARASINDAKİ İLİŞKİ VE FARKLAR

  • Objektif tarihi yorum metodu, geçmişteki kanun koyucunun farazi iradesini araştırır.
    Objektif zamana uygun yorum metodu ise kanun koyucunun farazi iradesini araştırmaya gerek duymaz.
  • Objektif tarihi yorum metodunda hâkim, kanunun çıktığı andaki muhatabın o kanundan ne anladığını tespit etmeye çalışır. Objektif zamana uygun yorum metodunda ise hâkim, kanun maddesinin anlamını, zamanın ilişkilerinin ışığında belirler.
  • Objektif tarihi yorum metodunda hâkim yasama organının yetki alanına müdahalede bulunmadığı için kuvvetler ayrılığı prensibi ile uyum içerisindedir. Objektif zamana uygun yorum metodunda ise hâkimin verdiği hüküm yasama organının yetkisine bir anlamda müdahale anlamına gelebileceği için kuvvetler ayrılığı prensibi ile çelişir.
  • Objektif tarihi yorum metodu toplumdaki hukuki güveni sağlar; ancak objektif zamana uygun yorum metodu toplumdaki hukuki güvenin sarsılmasına neden olabilir.
  • Objektif tarihi yorum metodu hâkimin keyfi hareketini sınırlar; ancak objektif zamana uygun yorum metodu hâkime geniş bir yetki alanı sağlar.
  • Her iki yorum metodunda da dürüstlük ilkesi esastır.
  • Objektif zamana uygun yorum metodu objektif tarihi yorum metoduna göre hayatın devamlı değişen icaplarına uyum sağlaması ve kanunu dinamik bir varlık haline getirerek elastikiyet kazandırması açısından yararlıdır.
  • Objektif tarihi metod İsviçre ve Türk doktrininde uzun süre hâkim olmuş ve İsviçre Federal Mahkemesi’nce de benimsenmiştir.
  • Objektif tarihi metodun yetersiz kaldığı hallerde ancak objektif zamana uygun yorum metoduna başvurulmalıdır.

ÖRNEK YARGITAY KARARLARI

1. Objektif tarihi yorum metodu ile ilgili:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 10.12.2003 T, 2003/6-731 E, 2003/742 K sayılı kararında 743 sayılı TMK’nın 583, 588, 4721 sayılı TMK’nın 642,646, 648, 1028 ve 2004 sayılı İc.İf.K’nın 94, 121. maddeleri doktrindeki görüşler ve kanun hükümlerinin yürürlüğe girdiği tarihte yasa koyucunun güttüğü amaç mukayese edilerek, alacaklı davacının icra takibi sonucu borçlunun taksim edilmemiş bir miras hissesini haciz ettirmesi halinde alacağı yetki belgesi ile gerekirse dava açmak suretiyle veraset belgesi alarak ortaklığın çözülmesinden sonra paylaştırma aşamasında yine mirasçının paylaşımla ilgili haklarını korumak, mirasçının payını almak, gelirlerini toplamak ve bunları yasaya göre teslim edilmesi gereken yere vermek üzere bir kayyım tayin ettireceğine hükmedilmiştir.

1) KARAYALÇIN, Hukukta Öğretim-Kaynaklar-Metod, Ankara 1981, s.59.
2) ZAPATA, Medeni Hukuk, Ankara 2007, s.6.
3) ÖZTAN, Medeni Hukuk’un Temel Kavramları, Ankara 2011, s.133.
4) YHG, 10.12.2003 T, 2003/6-731 E, 2003/742 K
5) ZAPATA, Medeni Hukuk, Ankara 2007, s.7.

6) ÖZTAN, Medeni Hukuk’un Temel Kavramları, Ankara 2011, s.134.
7) ÖZTAN, Medeni Hukuk’un Temel Kavramları, Ankara 2011, s.134, 135.
8) ZAPATA, Medeni Hukuk, Ankara 2007, s.7.
9) ÖZTAN, Medeni Hukuk’un Temel Kavramları, Ankara 2011, s.135.

ANAYASA DEĞİŞİKLİK TASLAĞI ÜZERİNE

Vedat Canbolat

Anayasa değişiklik taslağı, 1982 anayasasının kanun önünde eşitlik, özel hayatın gizliliği,yerleşme ve seyahat hürriyeti, ailenin korunması ve çocuk hakları, toplu iş sözleşmesi ve toplu sözleşme hakkı, siyasi partilerin uyacakları esaslar, dilekçe hakkı, milletvekilliğinin düşmesi, idarenin eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu, adalet hizmetlerinin denetimi, askeri yargı, Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, üyelerin görev süresi ve üyeliğin sona ermesi, görev ve yetkileri, çalışma ve yargılama usulü, Askeri Yargıtay, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile geçici 15. maddenin yürürlükten kaldırılması konularında yapılması planlanan değişiklikleri kapsamaktadır.

Anayasa değişiklik taslağının tümü yerine beklide avukat olmam nedeniyle toplumu en fazla ilgilendirdiğini düşündüğüm Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçim yöntemini değerlendirmek gerektiği kanaatindeyim.

Anaya değişiklik taslağında öngörülen düzenlemeleri değerlendirmeden önce genel olarak Anayasa Mahkemesi ve Anayasa Yargısı ile Yargının işleyişi, diğer organlar ile ilişkileri üzerinde durmak gerekmektedir.

Anayasa Mahkemesinin genel olarak iki fonksiyonu mevcuttur. Birincisi Kanunların, Kanun Hükmünde Kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İç Tüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımından uygunluğunu denetlemek, Anaya değişikliklerini ise sadece şekil bakımında incelemek ve denetlemek, ikincisi ise Yüce Divan sıfatıyla yargılama yapmak.

Yasama faaliyeti şüphesiz bir siyasi faaliyettir. Ancak yasama organının oluşturduğu kanunların anayasaya uygunluğunun denetimi hukuki bir değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle Anayasa Yargısı bu konuda mevcut bir çok aksi görüşe rağmen kanaatimce hukuki uzmanlık gerektiren hukuki bir faaliyettir. Diğer taraftan Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesinin yapmış olduğu ceza yargılaması kesinlikle Ceza Hukukunda bilgi ve uzmanlık gerektiren hukuki bir faaliyettir.

Bu nedenledir ki doğru ve sağlıklı bir anayasa yargısı tarafsız olduğu kadar anayasa hukuku, idare hukuku, özel hukuk ve ceza hukuku dallarında uzman kişilerden oluşan yargıçların görev aldığı mahkeme tarafından yapılabilir. Uzmanlık, mutlak olarak akademik bir çalışma yapmış olmak anlamında değil, en azından bu alanlarda hukuk pratiği içerisinde yer almış olmak anlamında anlaşılmalıdır.

Anayasa Mahkemesinin üyelerinin seçiminde iki kriter esas olmalıdır. Birincisi tarafsızlık ikincisi liyakat yani uzmanlık. Anayasa Mahkemesi üyeleri mutlaka hukuk teoriği yada pratiği içerisinde uzmanlaşmış tarafsız hukukçulardan seçilmelidir.

Anayasa Mahkemesi yasama organının faaliyetlerini ve yürütmenin üst mevkilerinde yer almış kişileri yargılamakla görevli olduğuna göre mahkeme üyelerinin hem yasama organı hem de yürütme karşısında bağımsız ve tarafsız olmaları gerekmektedir.

Yasama ve Yürütme tarafından seçilen üyelerin daha doğrusu yargılayacakları faaliyetlerin yapıcıları ve yargılayacakları kişiler tarafından seçilen yargıçların ne kadar bağımsız ve tarafsız olabilecekleri şüphelidir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi üyelerinin hukuk uygulayıcıları (hakimler, savcılar ve avukatlar) ve hukuk fakülteleri öğretim üyeleri arasından yine hukuk uygulayıcıları ve hukuk fakülteleri öğretim görevlileri tarafından seçilmeleri en ideal olanıdır.

Değişiklik taslağına göre Anayasa Mahkemesi 19 üyeden kurulacaktır. Türkiye Büyük Millet Meclisi 3 üye seçecektir. Bu üyelerden 2 si Sayıştay üyeleri arasından, 1 i Baro başkanlarının gösterecekleri avukatlar arasından seçilecektir. Cumhurbaşkanı 16 üye seçecektir. Bunlardan 3 ü Yargıtay üyeleri arasından, 2 si Danıştay üyeleri arasından 1 i Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyeleri arasından, 3 ü Yüksek Öğretim Kurumları öğretim üyeleri arasından, 5 üye kademe yöneticileri, serbest avukatlar veya Anayasa Mahkemesi Raportörleri arasından 2 üye ise yüksek öğrenim görmüş vatandaşlar arasından seçilecektir.

Bu şekilde oluşacak Anayasa Mahkemesi üyeleri arasında hukukçu olmayanlar hukuk eğitimi almamış olanlar da görev almış olacaklardır. Hukukçu olmayan kişilerin yargılama faaliyetinde bulunmaları sakıncalıdır.

Diğer taraftan taslak dikkatle incelendiğinde bir süre sonra Anayasa Mahkemesinin üyelerinin çoğunluk partisince seçilmişlerden oluşacağı anlaşılmaktadır. Şayet Türkiye’de koalisyonlar dönemine tekrar dönülmeyecek ise ki yakın gelecekte dönülmeyeceğini sanıyorum. Koalisyonlardan vatandaşın çok çektiği ve her seçimde istikrar aradığı bu yüzden kazanmaya yakın çoğunluk partisine yöneldiği bir gerçektir, ayrıca dünya ve bölge şartları da istikrarı zorunlu kılmaktadır bu yüzden koalisyonlar dönemi yakın ve orta gelecekte görülmemektedir. Artık gizli koalisyonlar yapılmaktadır. Ancak iktidardaki çoğunluğa sahip partinin sürekli iktidarda kalması da mutlak değildir. Toplum iktidardaki çoğunluk partisinden memnun kalmadığı takdirde çoğunlukla bir başka partiyi iktidara getirme eğilimi içerisindedir. Çoğunluk partisi fevkalade hatalar yapmadığı takdirde birkaç dönem iktidarda kalacaktır. Mevcut sistem gereğince Cumhurbaşkanı da çoğunluk partisi içerisinden seçilecektir. Çoğunluk partisi Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışmalarının tek belirleyicisidir. Bu durum karşısında taslak yasalaştığı takdirde Anayasa Mahkemesinin hükümeti oluşturan çoğunluk partisine yakın olacağı açıktır.

Anayasa Mahkemesinin hükümeti oluşturan çoğunluk partisine yakın olması sakıncalıdır. Bu sakınca Türkiye’de rejim krizinin çıkabileceği endişesine dayanmamaktadır. Türkiye’ de rejim krizi çıkabileceği, rejimin din esasına dayalı bir rejime dönüşeceği yönündeki iddia ve endişeler Türkiye gerçekleri karşısında yersizdir. Ancak adaletin, ekonominin ve toplum nizamının bozulması, huzursuzluğun artması tehlikesi mevcuttur.

Yürütme ile Yasamanın iç içe geçtiği ve parti içi demokrasisinin henüz yerleşmediği ülkemizde Anayasa Mahkemesinin hükümete yakın olması başbakan ve hükümeti şimdikinden çok daha fazla güç sahibi kılacaktır.

Ülkemizde siyasi ve ekonomik güç sahibi olmak isteyenlerin çoğunluk partisine yöneldiği bir gerçektir. Çoğunluk partisinin iktidar gücünün üyelerine siyasi nüfuz sağladığı, bu nüfuzun ekonomik zenginliğe dönüştürülmeye çalışıldığı da bir gerçektir. Şüphesiz çoğunluk partisi içerisinde ve yönetim kademelerinde idealist dürüst insanlar mevcuttur ve belki de çoğunluktadır. Ancak yukarıda açıkladığımız olgu da bir gerçektir.

Diğer taraftan artık partilerin çoğunluğu sağlayabilmeleri ve iktidar olabilmeleri gizli koalisyonlar oluşturmalarına bağlıdır. Gizli koalisyonlar partilerin ideolojilerine ve programlarına göre etnik, siyasi, dini birlikler arasında olabilir. Ülkemiz şartlarında bu normal hatta faydalı kabul edilmelidir. Koalisyonu oluşturan gurupların gerektiğinde iktidar nimetlerinden yararlanma isteklerinin olacağı bir gerçektir. Bu istekler ile çoğu kez toplumun diğer katmanlarının hak ve menfaatleri çatışacaktır. Buna rağmen çoğunluğun yada bir zümrenin menfaatleri doğrultusunda kanun çıkartılmak istenebilecektir. Yada idare (yönetim) karşılaştığı kendince mutlaka aşılması gerektiğini düşündüğü bir engeli aşmak için kanun çıkartılmasını isteyecek ve yasama organına etki ederek kanun çıkartabilecektir. Bu şekilde yapılan kanunlar adalete ve hukuka aykırı olabileceklerdir. İşte bu durumda yasama ile iç içe geçmiş yürütmenin iktidar gücünü dengeleyecek bir organa ihtiyaç vardır. Bu organ yasama faaliyetleri yönünden Anayasa Mahkemesi’dir. Yürütmenin işlem ve eylemleri yönünden idari yargıdır.

Toplum olarak yönetim ve yönetime katılım alışkanlıklarımızın hemen değişebileceğini düşünmek gerçekçi değildir. Sivil toplum yavaş yavaş oluşmaktadır. Yeri gelmişken yaygın sivil toplum algısının yanlışlığını ifade etmekte yarar vardır. Sivil toplum nitelendirmesinin içerisine sendikalar, kanunla kurulmuş meslek örgütleri, kanunla kurulmuş dernekler de dahil edilmektedir ki bu nitelendirme yanlış ve yanıltıcıdır. Ülkemizde parti içi demokratik hukuk denetiminin ve işleyişinin bulunmadığı, siyasi partilerin iç işleyişinin demokratik kurallara hiç te uygun olmadığı bir gerçektir ve herkesin ortak kanaatidir. Ancak yanlış olarak sivil toplum unsurları olarak algılanan ve gösterilen gerçekte meslek örgütü (baskı grubu) niteliğinde olan kuruluşların iç işleyişleri de çok problemlidir. Bu durum toplumda kanıksanmıştır. Rahatsızlık oluşturmamaktadır. Toplum gerçeği budur. Bunun hemen değişmesi söz konusu değildir. Öyleyse bu toplumda adalet ancak karşıt güç dengeleri oluşturularak sağlanabilecektir.

Bu yüzden Anayasa Mahkemesinin üyelerinin seçilmesi yönünden Anayasa değişiklik taslağı mevcut Anayasa hükümlerine göre daha demokratik hükümler içerse de ülke koşullarına uygun değildir. Sürekli muhalefet partileri tarafından eleştirilmeye mahkumdur.